Aydınlanma Düşüncesinin Tanzimata Etkileri: Cevdet Paşa ve Şinas

2006-05-31 23:46:00

   

Aydınlanma çağı, insanlık tarihinde akıl ve düşüncenin bireyin en güçlü hususiyetleri olarak birleşmiş bir biçimde, dünyanın ve toplumun metafiziğe ve dine dayalı idrakine bağlı geleneksel toplum ve bilgi yapılarının ortadan kalkmasını ifade eder[1]

Aydınlanma, insanlığı, eleştirel aklın kullanılmasıyla mitten, batıl inançtan, gizemli güçlere ve doğa güçlerine tabi olmaktan kurtarmayı amaçlar.[2] Bu sayede insanın dünyadaki konumu, harici bir otoriteye değil, fakat kendi özgür akli etkinliğine dayalı bir hale gelmiştir.[3] Aydınlanma ruhu, bireyin eğitimini, onu hem ailesinin hem de bizzat kendi tutkularının dayattığı, dar, akılcı olmayan görüşten kurtarıp, akılcı bilgiye ve aklın eylemini örgütleyen bir topluma katılmaya açılmasını sağlayan bir disiplindir.[4] Bu hareketi oluşturan ve içinde yer alan düşünürler, başlıca "aklın önemi", "dini, siyasi yapıyı ve sosyal düzeni eleştirmek", "düşünce ve ifade özgürlüğü", "bilimin üstünlüğü", "ilerleme", "hümanizm" gibi değerlerden oluşan bir  yaşam biçimini gerçekleştirmeyi amaç edinmişlerdir.

Aydınlanma Bacon, Hobbes ve Locke’un deneyselciliğiyle ilk olarak İngiltere’de başlamış ve daha sonra J. Toland ve M.Tindol’ın doğalcılığıyla dinsel bir renk almıştır. Fransa’da ise geçmişin, yönetimin ve dinin radikal eleştirisi yapılmış; Descartes, Spinoza, Boyle, Montesquieu, Voltaire ve Rousseau Aydınlanmanın öncüleri olmuşlardır. Almanya’da ise Aydınlanma hareketi Leibniz tarafından başlatılmış, Gratius, Thomasius, Wolff, Lessing, Herder ve Kant gibi düşünürlerce yürütülmüştür. On sekizinci yüzyılda birçok filozof ve fakat bir aydınlanma vardır. Filozofları birleştiren ve bir arada gösteren program, sekülarizm ve insanlık, kozmopolitanlık ve bir yığın formlarda ortaya çıkan hürriyet programıdır.

Aydınlanma, Batı siyaset düşüncesinde önemli sosyo-politik değişim ve dönüşümlerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Aydınlanma dönemi düşünürleri, toplumdaki kusurları ve bozuklukları düzeltmeye; iyilik, adalet ve bilimsel bilgi anlayışını yayarak toplumun ahlakını ve yaşayış tarzını değiştirmeye çalışmışlardır. Aydınlanmanın temelinde yatan fikir, bilinçli olmanın toplumda kesin rol oynadığı, insanların bilgisizliğinin ve kendi tabiatlarını anlama gücünden yoksun oluşlarının sosyal kötülüklerin nedeni olduğu şeklindeki idealist fikirdir.[5]

Kamuran Birand tarafından Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri adıyla kaleme alınan eser, Türk düşünce tarihinde yaklaşık olarak 200 yıldan beri tartışılan ve Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatını bir takım düzenlemeler ve ıslahatlarla durdurma çabalarının hakim olduğu ve Tanzimat Fermanı ile birlikte bu çabaların resmiyet kazandığı bir döneme, Aydınlanma dönemi düşüncelerinin etkilerini ortaya koymak açısından ilgi çekicidir.

Birand, Tanzimat dönemindeki aydınlanma etkilerinin izini sürerken meseleyi üç kısımda değerlendirmiş, önce Tanzimat ve Batı Dünyasını ortaya koymuş, daha sonra Cevdet Paşa, Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi dönemin etkili isimlerinin fikirleri çerçevesinde Tanzimat dönemindeki devlet düşüncesini ele almış ve sonuç bölümünde, meselenin bir hülasasını vermiştir.

Yazar, Aydınlanma dönemi Avrupası’ndan en çok etkilenen ve bu etkileri yazdığı makalelere yansıtan ve devlet felsefesi ile alakalı olarak görüşlerini yoğun bir biçimde dile getiren Namık Kemal’e ve Batı etkisindeki yeni devlet anlayışını reddeden ve eski değerlerin ve anlayışların üstünlüğüne inanan Ahmet Cevdet Paşa’ya kitabında daha fazla yer ayırmıştır.[6] Bu iki isme daha fazla yer verilmesinin sebebi, ileri sürdükleri görüşlerin öneminden ve derli toplu oluşlarından kaynaklanmaktadır.

Tanzimat devri, imparatorluğun Batı dünyası etkilerine resmen açıldığı, bu etkilerin devlet eliyle ve kanunlar yoluyla resmen yerleştirilmeye çalışıldığı bir dönem olarak tanımlanır.[7] Batı kültürünün hangi yönlerden kabul veya reddedildiği sorusunun cevabı araştırmadan önce tarihsel sürecin ortaya konması gerekir. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da Romantizm akımının hakim olduğunu görmekteyiz. Romantik anlayış bir bakıma aydınlanmaya tepki olarak gelişmiş bir harekettir. Fransa, Almanya ve İngiltere gibi dönemin önde gelen ülkelerinde romantizm farklı biçimlerde tezahür etmiştir. Ancak Osmanlı imparatorluğu daha çok Fransa’nın etkisinde kalmıştır. Fransız düşüncesi, siyasi görüş, edebi duyuş ve anlayışlar açısından Tanzimatçı düşünceye daha fazla tesir etmiştir.  Örneğin aydınlanma döneminde devlet düşüncesi ile ilgili olarak Montesquieu’nun Kanunların Ruhu ve Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi sistematik olmasa da ana hatlarıyla gazete ve dergilerde tefrika edilmiştir. Bunun dışında Victor Hugo’nun ve diğer romantik edebiyatçıların, özellikle Namık Kemal üzerindeki etkileri zikredilmelidir.[8]

Fransız Devrimi ile birlikte Katolik ve lirik romantizmin içinden rasyonalist ve liberal bir romantizm ortaya çıkmıştır. Eski değerlerin yanında yeni değerlerin de göz önünde tutulduğu bu dönemin siyaset düşüncesine egemen olan tutum Aydınlanmacı siyasi tavırdır. Aydınlanma, vatan ve millet düşüncesinden çok insanlık ve insan hakları konularına ilgi duyulan bir dönemdir. Bu yüzden aydınlanmacı görüşlere bağlı olan Fransız Romantizmi milliyetçilikten ziyade insanlık ideallerini esas alır. Alman romantizmi ise milliyetçi bir karakterdir. Bu hususlar Tanzimat dönemi aydınlarının fikirlerini anlamamızda anahtar konumdadır. Zira Birand’a göre Tanzimatçı Romantizm, gelenekçi tutuma dayanan bir milliyetçi eğilime sahiptir.[9]

Birand’a göre siyasi görüşleri bakımından Aydınlanma’yı, edebi anlayış olarak Fransız Romantizmi’ni ön planda tutan Tanzimat Romantizmi, siyasi açıdan, gelişimini borçlu olduğu bu iki ekolün aksine, Fransız tradisyonalist felsefesinin veya bir bakıma gelenekçi Alman romantizminin etkisi altındadır. Tanzimat aydını için, imparatorluğu ayakta tutacak olan şey, içinde bulundukları durumu geçmişe bağlayan gelenek ve görenekler ile eskiden beri sürüp gelen hukuk ve ahlak ilkeleriydi. Kendi geçmişine ve onurlu tarihine yönelen Tanzimatçı romantizm bir yandan Batı’nın siyasal ve teknik açıdan üstünlüğünü kabul edip Batı’yı bu yönden benimserken, diğer yandan imparatorluğun Batı kültürü tarafından istila edilmesi durumunu önemli bir tehlike olarak saymaktadır. Bu yüzden, eski gelenek ve görenekleri yaşatıp diri tutmak Tanzimat aydını için önem arz eder. Birandi bu durumu Tanzimatçı aydınların ikilemi olarak görür: Bir yandan Batı’nın üstünlüğünün kabul edilerek siyasi ve teknik açıdan takip edilmesi, diğer yandan hakim olan gelenekçi tutum.[10]

Birand’ın vurgu yaptığı ikileme örnek olarak Namık Kemal’i gösterebiliriz. Namık Kemal, eski devirlerde gerçekleştirilmeye çalışılmış olan bir İslam ve Osmanlı birliğinin kurulmasını isteyen bir tutum içindedir. Ona göre imparatorluğu yaşatacak olan müslümanlıktır. İslam ve Osmanlı birliği içinde, çeşitli milletlerin bir arada yaşamasını sağlayacak olan unsur, din unsuru, yani Müslümanlıktır. Bu yüzden Namık Kemal, İslam hukukunun ve İslam ahlakının ateşli bir savunucusudur.[11]

Aydınlanma döneminde toplumun, devletin kökenini toplumsal sözleşmeye bağlayan birbirinden farklı yaklaşımlar ortaya atılmıştır. Hobbes, Locke, Rousseau gibi düşünürler, siyasi teorilerini kurarken toplumsal sözleşme fikrinden hareket etmişlerdir. Aydınlanmacı devlet anlayışı mutlak bir krallığa veya belli bir sınıfın çıkarlarına hizmet etme fikrini temel almaz. Aydınlanmanın hukuk ve devlet anlayışının temelinde özel girişimi ve özel mülkiyet haklarını koruyup güvence altına almak ve bu suretle ticari ve sanayi açıdan büyümeyi hedefleyen düşünceler yatar. Liberalizm olarak ortaya konan bu anlayış Hobbes tarafından geliştirilen ve Locke ile A. Smith tarafından sistematik bir hale getirilen bir anlayıştır.[12]

Aydınlanmacı düşünürlere göre devlet, bireylerin tabiî haklarını korumakla yükümlüdür. Tabiî hukuk doktrini, 18. yüzyılda üzerinde en fazla durulan ve savunulan doktrindir. Bireyle, topluluk olarak bir araya gelmeden önce bir takım tabiî haklara sahiptir. Devletin varlık sebebi insanlığın özünü teşkil eden bu tabiî hakları korumaktır. Göz önünde tutulması gereken ilk ve en önemli hak da mülkiyet hakkıdır.[13] Locke tabiî hukuk, bireylerin içkin, geri alınamaz haklarıdır ve mülkiyet hakkı bu tür hakların en tipik örneğidir.[14]

Bu siyaset anlayışı Osmanlı imparatorluğu için yeni bir anlayıştır. Bireyin özgürlüğü ve bireysel değer kavramı, Sultan ve tebaa arasındaki ilişkiden tamamen farklı bir yapıdadır. İmparatorluk sınırları içinde geçerli olan tebaalık vazifesi, ayrı ırk ve uluslardan bir çok insanın birlikte yaşadığı, İslam ilkeleri dışına çıkmadığı, bir cemaat halinde Allah’a ve onun yeryüzündeki gölgesi olan Halife’ye karşı tam bir itaat ve teslimiyeti gerektiriyordu. Kültür, eğitim ve sosyal hayat da bu gereklilikten hareketle şekillendiriliyordu.[15]

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, özellikle Batı dünyasının ezici üstünlüğü sebebiyle, bütün iç tehlikelere rağmen, zaman zaman, geniş ölçülerde düzenlemelere girişen ve halka yeni bir ruh aşılamanın gerekli olduğunu düşünen devlet adamları iş başına gelmeye başlamıştır. Yapılmak istenen, Batı kültürünün belli bir ölçüde ve belirli alanlarda benimsenmesini sağlayacak düzeltme hareketlerini gerçekleştirmektir. Bu anlayışların ürünü, yeni bir siyaset anlayışına ve yeni bir yurttaş hakkı görüşüne dayanan Tanzimat Fermanı’nda resmi bir biçimde ifade bulur. Tanzimat aynı zamanda Aydınlanmacı devlet anlayışına yönelişin de bir ifadesidir. Zira fermanla birlikte, halkın hak ve hürriyetlere sahip olduğu dile getirilmekte ve bu hakların padişah tarafından korunacağı garanti altına alınmaktadır. Ayrıca, aydınlanma dönemi devlet felsefesinin başlıca dayanağı olan tabiî hukukun modern anayasalarda yer alan prensipleri de fermanda açık bir biçimde belirtilmekte ve bir çok yerinde de tekrar edilmektedir. Bunun yanında, devletin, kendisini iktidara getiren sözleşmeye saygı göstermesi gereği, bireylerin hak ve özgürlükleri alanına giren konularda padişahın kanunsuz girişimlerde bulunmayacağının ifadesi, buyruk ve yasaklar yoluyla hak ve özgürlükler alanında değişiklikler yapamayacağının belirtilmesi de oldukça dikkat çekicidir.[16]

Fermanda verilen garantiler, her durumda, tebaanın tümüne anı şekilde yöneltilmiş garantilerdir. Dini hoş görü, bireylerin kendi vicdanları doğrultusunda hareket etme özgürlükleri ve mezhepler arasındaki eşitliğin gözetilmesi bu garantilerin kapsamını oluşturur.[17] Vicdan hürriyeti, düşünce özgürlüğü insanlığın temel hakları olarak Aydınlanma düşünürleri tarafından belirgin bir biçimde savunulmuştur. Voltaire, dini taassup ve hoşgörüsüzkler konusunda en ateşli çıkışları yapan bir Aydınlama düşüniri olarak değerlendirilir. Gerçi din ve vicdan özgürlüğü Osmanlılar için yeni bir şey değildir. Voltaire, Türkler’in bu konuda göstermiş olduğu müsamahadan övgüyle söz etmiştir. Ancak Tanzimat Fermanı’nda görülen dini müsamaha ve mezhepler arasındaki eşitlik düşüncesi Osmanlı geleneğindeki hoşgörüden ziyade Aydınlanma düşüncesinin bir etkisi olarak tezahür eder. Din ve vicdan özgürlüğüne fermanda yer verilmesini altındaki sebep, aydınlanmacı düşüncelerden etkilenen gayri Müslim tebaanın ve Batılı devletlerin gönlünü hoş etmek amacı taşır.[18]

Birand’a göre Tanzimat sonrası sürece damgasını vuran iki farklı siyaset düşüncesinden söz edilebilir. Bu düşünceler, Osmanlı’nın kötü gidişatının durdurulması için çareler arama kaygılarından neşet etmiştir. Bu iki tür tutumdan ilki, her yönde ve tamamıyla eskiye bağlı olanlar arasında kendini gösterir. Bu tutum, Tanzimat’ın Batı dünyasından esinlenmiş devlet anlayışına karşı geliştirilen bir reaksiyon olarak karşımıza çıkar. Zira, Tanzimat, kendisinden beklenen sonuçları sağlayamamış, yani çöküşün önüne geçememiştir. Eskinin yeniden canlandırılmasını ve yaşatılmasını arzulayanların düşüncesini pekiştiren bu yaklaşımın en önemli temsilcisi Cevdet Paşa’dır.[19]

Diğer görüş ise Aydınlanmanın devlet anlayışından mülhem ve Tanzimat Fermanı’nda resmi ifadesi bulan Tanzimatçı devlet anlayışının bir ürünüdür. Bu siyasi tutum, Tanzimat’ın beklenen sonuçları vermemesi, fermanda belirtilen insan haklarının korunmasında sıkıntılar yaşanması ve tebaaya verilen garantilerin gerektiği şekilde yerine getirilememiş olması gibi hususlarda ifade bulan ve Namık Kemal ile Ziya Paşa tarafından temsil edilen bir tutumdur. Tanzimat’ın önemine inanan, ancak zamanla onun eksik olduğunu gören bu yaklaşım, beklenen faydanın sağlanamamış olmasını, fermanın kapsamının dar tutulmasıyla açıklamaya çalışırlar. Bu sebeple, Tanzimat’ın açtığı yolda, fakat daha derin ve kökten düzenlemelerin yapılması gerektiğini ileri sürerler. Bunun yanında Namık Kemal başta olmak üzere bu siyasi yaklaşımı benimseyen düşünürler, ülkenin maneviyatında olabilecek değişikliklere de şiddetle karşı çıkmakta; imparatorluğun bir bütün halinde yaşamasını sağlayan bağların, gelenek ve göreneklerin, inançların yaşatılmasını talep etmektedirler. Birand bu düşünürleri Batı Medeniyeti ile Doğu Kültürü’nü uzalaştırmak isteyen kişiler olarak nitelendirir. Bu ikili anlayışın savunucuları olan Namık Kemal ve Ziya Paşa, Birand’a göre, “karakteristik Tanzimat adamları”dır.[20]

Aydınlanma düşüncelerinin Tanzimat’taki etkilerini görmek bakımından ve yukarıda anılan iki farklı yaklaşımın hususiyetlerine intikal etmek açısından bazı Tanzimat dönemi düşünürlerinin fikirlerine daha yakından bakmak icap edecektir. Bu isimlerden ilki Cevdet Paşadır.

Cevdet Paşa, her yönden “eski”ye bağlı ve eskinin üstünlüğüne inanan bir devlet adamıdır. Cevdet Paşa’nın devlet düşüncesinde en çok dikkat çeken husus, onun, devletleri birer organizma olarak değerlendirmesidir. Ayrıca o, devlet şekillerini ruhanî (dinî) ve cismanî (maddî) olmak üzere ikiye ayırır. Cismanî devletin mutlak, meşrutî ve cumhuriyet olmak üzere 3 farklı şekli vardır. Hıristiyan devlet şekilleri, içlerinde karışıklık ve kötülük barındırırken “hükümet-i islamî” her türlü karışıklıktan ve kötülükten uzak bir devlet şeklidir. Paşa’ya göre dünya üzerinde bulunan en iyi devlet şekli, İslamesaslarına dayanarak kurulmuş olan bir devlettir. Demek oluyor ki, Osmanlı Devleti’nin Batı devletlerinden almaya ihtiyaç duyduğu prensipler aracılığıyla düzenlenmesine ihtiyaç yoktur. Osmanlı Devleti’ni tazeleyebilecek ve yenileyebilecek bir kuvvet varsa, bu ancak kendi dünyasından türetilerek ortaya konacak ilkeler yoluyla gerçekleştirilebilir.[21]

Birand daha sonra Şinasi ile ilgili mülahazalara geçer ve onu Namık Kemal ve Ziya Paşa düşüncesinin ilk önderi olarak takdim eder. Şinasi, Tanzşmat hareketinin başlatıcısı olan Reşid Paşa tarafından yetiştirilmiş, Batı kültürünü tanıması açısından Avrupa’ya gönderilmiş kişilerden birisidir. Şinasi’nin üstlendiği misyon, yeni ruhu topluluğun derinliklerine yerleştirmekti. Gazete yazılarında ve şirlerinde açık bir biçimde bu görevini ifa etmeye çalışmış olan Şinasi, esaretin, bilgisizliğin ülkeyi geri bırakan sorunların başında geldiğini ve Tanzimat hareketi’nin bu çerçevede önemli olduğunu dile getirmekteydi. Şinasi’ye göre Tanzimat hareketi, öncelikle insanların hürriyet hakkını kabul etmek ve daha sonra onları içine gömüldükleri bilgisizlikten çıkartmak ve “aydınlatmak” yolunda önem arz etmekteydi.[22]

Birand, Şinasi’nin, Batı düşüncesinin etkilerini Osmanlı ülkesinde yaymak için çalışan, ancak Batı’nın her yönüyle ve tamamen taklit edilmesini arzu etmeyen bir düşünür olduğunu vurgular. Şinasi’ye göre Batı kültüründe, benimsenmesi gereken başlıca iki husus mevcuttur: Özgürlük anlayışı ve bilim. Bu iki temel kavramın esasları, Doğu-İslam dünya görüşü ve hayat anlayışı ile uzlaştırılmak suretiyle bir kaynaşma sağlanabilirdi. Bu kaynaşma için en elverişli yer de Avrupa ve Asya arasında bulunan Osmanlı imparatorluğu idi.[23]



* Kamuran Birand’ın Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri adlı kitabındaki görüşler çerçevesinde ele alınmıştır.

[1]Ahmet ÇİĞDEM, Akıl ve Toplumun Özgürleşimi, Vadi Yay., 1997, s. 21.

[2], Thomas D. DOCHHERTY, “Postmodernizm: Bir Giriş”, Postmodernist Burjuva Liberalizmi,çev Yavuz Alogan, Sarmal yay., 1995, s. 14

[3] Ahmet ÇİĞDEM, a.g.e., s.26.

[4] Alain TOURAINE, Modernliğin Eleştirisi,  çev: Hülya Tufan, Yapı Kredi Yay., 1995, s. 25-26.

[5] M. Rosenthal, P. Yudin, çev. Enver Aytekin, Aziz Çalışlar, Felsefe Sözlüğü, Sosyal yay., 1972, s. 44.

[6] Kâmuran Birand, Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Son Havadis Matb., Ankara, 1955, s. 5.

[7] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 5.

[8] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 6 vd.

[9] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 9.

[10] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 10.

[11] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 10 vd.

[12] Skirbekk, N. Gilje, Felsefe Tarihi, çev. E. Akbaş-Ş.Mutlu, Üniversite yay., s. 316.

[13] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 14 vd.

[14] George SABINE, Siyasal Düşünceler Tarihi II, Çev. Alp Öktem, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayını, Ankara 1969, s.212.

[15] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 14.

[16] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 18 vd.

[17] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 19.

[18] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 20 vd.

[19] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 21.

[20] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 21 vd.

[21] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 23-25.

[22] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 25.

[23] Kâmuran Birand, a.g.e., s. 25 vd.

1857
0
0
Yorum Yaz